eFENDy.NET / { gevezeliğimin işe yaradığı tek yer! }

30 Ekim 2006

Balik, Lost, Acun ve Hokkabaz.





Bayramın 2.günü, saat sabahın 5’i. O Saatte açık olan simit sarayı, bakkallar ne varsa gezildi. Ellerimizde 3-4 torba yiyecek. Börekler, açmalar sigaralar ve biralar. İndik sahile balığa çıkacağız, balık tutmak pek hobim sayılmazdı ama bu sefer farklı olacaktı. İçimden deli gibi balık tutmak, çok fazla aram olmasa da kovayı doldurmak istiyorum. Pancar motoru gibi (belkide pancar motorudur) “tan tan tan” ses çıkartan teknede gidiyoruz, denizde çarşaf gibi. Saat 7.30 civarlarında varıyoruz bi yerlere. Kararlıyım, bu sefer olta karışmayacak ve balık tutacağım! Mamunlara bakıyorum kutu içinde kaynıyorlar, elleyemem ellerim o gazla yerleştiriyorum oltanın ucuna o abuk yaratıkları. Ellerim normalden daha hassas, aşağıda balıkların eğlencesi olmak istemiyorum. Amaç onların karınlarını doyurmak değil, kovayı doldurmak. Aha! O da nesi, vuruyor bi şeyler oltaya. Çeksem mi? Çekmesem mi? Sağ duyumla tartışıyorum o sırada, boş gelirse bundan sonra ilk yakaladığın balığın kafasını kır at suya diyor. Ha siktir dedim, küstü bana. Endişeyi bırakıp başladım çekmeye, misinayı yani.

20 metreden uzun olduğu kesin misinanın, belkide 80’dir. Göz kararıyla pek ölçen biri değilim, kafam aşağıda bekliyorum ne gelecek. Asıl umut asıl… Nihayet boş olmadığını anlıyorum, gerisi umurumda olur mu? Olmaz. 2 tane mercan. Yüzümde garip bi tebessüm bakıyorum mal mal, sözde tutup kovaya atacağım balıkları, yemedi bi’ an. Tut-çek-at 3 hamlede çenesinden bir parça eksik olarak kovadaydı balıklar.

Bir sürü balık tuttum o yerde, sonra bi’ ara tekne kaydı akıntıyla. Balıklar kesti, 7-8 balık tuttum tam havaya girmişim, daha büyük balık bekliyorum gelmez oldular. N’apalım diye düşünürken yerimizi değiştirme kararı çıktı. Yine tan tan tan sesleriyle 15dk kadar ileriye gittik. Şimdi adını hatırlayamadığım cins olmayan balıklar varmış, kısaca ot balığı diyelim. Çektim 1 adet, yenmez bir şey belli. İyilik meleğim geldi o sırada yanıma “nasıl olsa yemeyeceksin, at suya da balığı öldürme” dedi. Hem belki şansın açılır? Attım lavuğu suya, önce yan yattı. Ben atsam mı atmasam mı diye düşünürken öldü sandım, fake atmış bana. Daldı dibe. Bekle babam bekle, hiç balık vurmaz oldu. Ulan iyilik meleği gibi senin ben…

Saat yavaş geçiyor, daha da sıkılmadım yine yer değiştiriyoruz o da nesi. İlerde büyük bir cisim yüzüyor. Ne olabilir? Ne olacak, Fethiyedesin carettadan başka ne çıkabilir? 10 tane balık tutunca büyük bir balık bekliyordum karşımda. Ne yaptığı belli olmayan bir carettaya iyice yaklaştık. Yüzüyor mu dans mı ediyor belli değil. Yakından bir kere daha görmüş oldum şu hayvanı, bi parça hamur işi attım yer mi diye oysa martı değildi bu. Videosunuda çektim, youtube'a attım.

Sonra ben sıkıldım, balık tutma egomu da oldukça tatmin etmiştim, sigaramıda söndürüp şekerleme yapayım dedim. Sonra bir uyandım karşımda sawyer, uzakta gördüğümüz adalara gelmişiz meğer.

Nasıl oluyorsa Türkçe biliyordu, bir şeye sinirlenmiş belli. “Aşağılık herif!” dedi birine, lostta ki alt yazının aksine “Son of a bitch” yazdı bu sefer altta. Sahilde yürümeye kadar verdik, yürürken the sawyer song’u söyledik beraberce. Sonra ayrıldı yanımdan. Yürüyüşüme devam ederken bir de ne göreyim, al sana john lock! Hi buddy dedim, agresif bir şekilde ben buraya kazanmaya geldim dedi. Noluyoruz teomanına koyayım derken anladım ki lost adasından sıyrılıp Survivor Türkiye Yunanistan adalarına gelmişim.

Adı Derya imiş, fena halde Lock ’a benzediğini söyledim yumuşadı. Sineklerden yakındı, 250.000 avronun önemli olmadığını, önemli olanın yarışmak olduğunu dile getirdi. İnanmış gibi yaptım. Acuna yakalanma ihtimali vardı, üzerimdekilerin fiyatını hatırlamadığım için “in da club” ritmini duyunca kaçtım. Kasmasın şimdi dinlenmeye geldik…

Fatih Terim’e rastladım. Hocam “kalbim benecol?” dedim. Sinirli bir şekilde başka reklamdı o umut, ben yetenek aramaya çıktım dedi. Burada da mı dedim, ben hep deniz yolunu tercih ederim dedi. Sağ duyum Hakan Şükür futbolu bırakacak mı sor dedi, onu Fatih hocanın Mersedesine bindirip yolladım. Neler oluyordu gün içerisinde…

Büyük bir sarsıntıyla uyandım. Saat akşamüzeri 18.00 olmuş, dalgalar çıkmış bense uykuyu abartmıştım. Bütün bu gördüklerim oysa rüyaymış. Ortada ne sawyer, ne lock ne de fatih hoca var…

Karaya ayak bastığımda ilk iş kendime söz verdim, eğer bir daha balık tutma olayına çıkılacaksa saatlerini baştan öğrenmeliyim diye. 12 Saati geçmişti ve tadımı kaçırmıştı işte.

Bu bana yetmiyordu, aklıma Hokkabaz geldi. Gidip izleyelim, gülmeye ya da hüzünlenmeye ihtiyacım vardı. Duygu karmaşası içinde filme girdik, ilk yarı normal geçti. Ben hala büyük bir şevkle filmden bir şeyler bekliyor, salondaki sakinlerin bir an önce sallanıp “napıyoruz biz? Cem Yılmaz kafasını çevirdiğinde gülmeyi bırakalım” demesini bekliyordum. Ben böyle düşünürken filmde ilk yarı bitti, sigara içerken bi diyaloga maruz kaldım.

3 tane bayan arkadaşımız kendi arasında filmi eleştriyorlar, içlerinden biri film çok güzelmiş diye çıkış yaptı. Diğerleride evet evet harika dercesine girdi olaya. Ne iyisi, ne mükemmeli? Daha filmde bir atraksiyon yok ki sawyer dedim, yok sawyer rüyaydı.

Neyse, çok uzun bir süre sonra film bitti. Ben çok büyük beklentiyle gittiğimden midir nedir çok fazla beğenemedim filmi. İkinci Organize İşler faciası gibi geldi. 3-4 sahne dışında filmde ekstra bir şey görememek beni üzdü. Ya da ben anlamıyordum bi’ bok.

Film sakinleri ve sağ duyumla filmi tarttım, olmamış dedim. Monolog havuzunda çok yüzdüğümden olacak, pek yorulmuşum.

Çektiğim resimleri deviantart sayfama attım,
kafayı vurup yattım.

{ sms | s.s.s | © }

22 Ekim 2006

FW: Iyi Bayramlar!!!

>>>>
>>>>> İyi bayramlar
>>>>
>>>>>>>
>>>>
{ sms | s.s.s | © }

21 Ekim 2006

monologu 7m

Bunca yıllık yoğurtçuyum, hiçbir şarkıcının Nazan Öncel kadar güzel "aşkım" dediğini duymadım.

{ sms | s.s.s | © }

15 Ekim 2006

Duman @ Izmir

Dün akşam İzmir açık hava tiyatrosunda Duman konseri vardı, hastasıyız. Gruptan Kaan, Alen ve Batuhan’ın askere gitmeden önce canlı izlemek için tek şanstı yani.

İlk bölümü akustik olan ve konuk sanatçı “Müslüm baba”nın katılımıyla düşük tempoyla geçti. “Manası Yok” parçası ile başlayan ilk bölüm yinede eğlenceliydi. Darbukalar kemanlar… İkinci bölümde duman’ın elektro gitarlarla sahneye çıkması tempoyu yükseltti. Bence çok daha iyi oldu, 3 saat filan sürdü herhalde müzik bazında harika bir konserdi, kopan 2 gitar teline rağmen :)

ellerin uzanmasınmm
uzak dursun dedimm
sakın dokunmasınnn
hayal ettiklerim
bana yakışmasın
inancım yok benimmm öeayyhhh


{ sms | s.s.s | © }

13 Ekim 2006

umutperest dusunceler

Sabahın altı küsüründe Japonca kaç ayda öğrenilir, Fransızca’nın ne gibi imkanları olur diye düşünen bi ben olsa gerek şu Dünyada.

Sebebini izah edeyim, izah etmeden önce girişini yapayım. Ne zamandır düşünüyorum her 20 yaşındaki genç gibi, okul sonrası ne olacak, iş imkanları nedir, gelişen sektörler neler, zengin bir hatun bulup evlensek daha mı kısa yol gibi düşünceler işte.

Artık boşa geçirilecek zamanımda kalmadığı için gerekli konularda gerekli kararı verip bir şeyler yapmam gerek. Ondan da bu sene belirlediğim (hala düşünüyorum ve araştırıyorum) bir dili kasıp çok iyi öğrenmek, yükseköğretim sonrasında yurt dışına yerleşmek. Yerleşmek belki biraz fazla hayal oldu ama, misal Japonca öğrenip uzak doğuya kaçmak benim bayadır fantezim oldu. Kaçmak diyorum çünkü, Türkiye için düşünecek iyimser düşüncem kalmadı.


Vaktim bol olunca seçmeside zor oluyor, Fransızca kursuna gidip Fransızca öğrenmeyi düşündüm, hayli araştırdım. Fakat sonradan eşe dosta akıl danışarak bunun mantıklı bir karar olmadığının farkına vardım. Zira Fransızca bilsem bile bunun bana o kadar çok faydası olamaz.

Japonca’yı düşündüm, internetten araştırdım. 9 ayda azmedilirse günlük gazete okuyabilme
seviyesine geliniyormuş, zaten şu an için vakit ve azim oldukça mevcut. Sadece bi’ karar vermem gerek. Japonca öğrenirsem ne olur, giderim uzak doğuya. İmkan ve olanak olarak şu an bana çok iyi bir kent gelen Tokyo’ya mesela. Yahu, ne alakası var Tokyo drifti izlememle, yarışmaya gitmiyorum. Hayır o güzel bayanlarla da alakası yok yok yok :)

Bu yazının başlığı gibi “umutperest düşünceler” bunlar, yani olur ya da olmaz, vazgeçer ya da devam ederim.

Somut adımlar atma zamanı geldi de geçiyor…

;\ kısa bir aradan sonra umutperest bildirdi, özletmedi. Olurda "umutcum şunu şunu yap, bak senin için daha iyi olur" diyorsanız 1cm aşağıda sms butonu var. Fikir verin, mutlu edin.

{ sms | s.s.s | © }

02 Ekim 2006

Seyrederim Hayret ile su TV Alemini

Yaklaşık 3 haftadır düzenli televizyon izliyorum. Önceden ayda bir özel bir program varsa onu izlerdim şu sıralar pek bi’ sardım televizyona. İzlemesem bile sırf ses çıkarsın diye açık bıraktım. Çok şey kaybetmemişim, tamamen gereksizmiş. Hatta üşenmeyip şöyle Pazardan başlayıp Cumartesiye kadar bir analiz yaptım, izlemeyenlerin neler kaçırdığını birde benden dinlesin istedim.

Pazar günleri dizi, abuk show programları filan değil de bir kere “Telegol” diye bir program var, hastasıyım. Ziya Şengül, Gökmen Özdenak, Adnan Aybaba ve Serhat Ulueren olayı aşmış. Youtube’dan zaten takip ediyorduk ama tüm yayını izlemek ayrı bir zevk, Pazar gecelerimin tutkusu diyeyim tam olsun. Kaçıranlarda Pazartesi gecesi Santrayla açığı kapatabilir, pek bir farkı yok.

Bir adam gibi yayın yapan Ntv sanırım. Yani tüm gün Ntv açık olsun, değiştirme gereği duymuyorsun. Hafta içi her gün Barlas & Kongar yorumları, Salı günleri Can Dündar’lı “Neden?”, Burcu Esmersoy’lu (hastasıyız) Ntv Spor, akşam üstüne doğru “Ve insan” ve “Gece Gündüz” diye gidiyor işte.

Sırf dizi üzerine kurulmuş bu kanallar ve hepsinde derin derin derinn bakan “jön”lerimiz. Zaten son demleriydi yine tv’den uzak yaşayayım. Şimdi Prison Break’imde 2.sezon 6.bölümü geride bırakmışım, 1-2 Gün sonra Lost başlıyor neyleyim televizyonu di mi ama?

{ sms | s.s.s | © }